Göç Söyleşileri (Turkish)

GÖÇ SÖYLEŞİLERİ/7 “GÖÇÜN KAYBETTİRDİKLERİNİ KONUŞABİLİRİZ AMA KAZANDIRDIKLARINI DA KONUŞMALIYIZ”

“Hepimiz Göçmeniz” projesi adı altında oluşturulan ve her Pazar günü 22:00’da @Hgöçmeniz İnstagram hesabında yayınlanan “Göç Söyleşileri” programının yedinci haftasında konuk isim; “11. Peron ve Göçüp Kalanlar” kitaplarının yazarı ve editörü, aynı zamanda @Diaspora_turk İnstagram sayfasının yöneticisi Gökhan DUMAN oldu. Proje koordinatörü Dr. Hakan GÜLERCE moderatörlüğünde İlerleyen yayında genel olarak “Avrupa’ya İş gücü Göçü, Gurbetçilikten Diasporaya” konuları konuşuldu. Program başında temel olarak İş gücü göçünün ne olduğu ve iş gücü göçü yaşamış göçmenlerin neler hissettiği soruldu.

“İsviçreli bir yazarın bir sözü vardı. ‘İşçi istedik, insan geldi’ bu söz tam olarak ne anlatıyor? 1960’larda iş gücü göçü başladı. Nedir bu iş gücü göçü? İnsanlar neler yaşadı? Biraz bu insanların hikâyelerinden bahsedebilir misiniz?” soruları üzerine DUMAN;

“Güzel bir başlangıç sorusu oldu. Max Frisch’in ‘Biz işçi istedik ama insanlar geldi’ sözü herhalde iş gücü göçü bağlamında en çok kullanılan/bilinen sözdür. 1960’lı yıllara dönersek; 1961’de Türkiye, Almanya ile anlaşma imzaladı ama İş gücü anlaşmalarının daha da evveliyatı var. Özellikle 2. Dünya savaşından sonra kalkınmak isteyen, yeniden ayağa kalkmak isteyen, 11. Peron’da bacaların tütmesi vurgusu yapmıştık hatırlarsanız. Bacaların yeniden tütmesi için insana ihtiyaç vardı. Daha evvel 1955’te İtalya ve Yunanistan ile Almanya anlaşma yapmıştı. Ancak hala 500.000 işçi açığı vardı. Savaşta erkek nüfusunu kaybetmiş bir Almanya’dan söz ediyoruz. Dolayısıyla 1961’de Türkiye, Yugoslavya, Portekiz, Fas, Cezayir gibi ülkelerle anlaşma yaparak iş gücü açığını kapatmak istemişti. Başka bir ülkeden gelen işçileri fabrikalarında, madenlerinde, atölyelerinde, vb. kullanma tarihi aslında birinci dünya savaşına kadar gider. Fakat ilk defa bu dönemde; ikinci dünya savaşından sonra ‘konuk işçi, misafir işçi, kalıcı olmayan işçiler’ kavramları özellikle kullanıldı. Bu anlaşmalar iki yılı kapsamakta, iki yılın sonunda bu insanların ülkelerine dönmeleri planlanmıştı. Ancak işverenler ile yapılan görüşmelerde bu işçilerin çalışma süresinin uzatılması yönünde bir mukavemet oluyor. Süresiz hale getiriliyor ve aslında her şey bu tarihten sonra oluyor. İlk başta geçici bir süreliğine çalışıp birikim yapmak ve sonra geri dönmek düşüncesi varken; sonrasında bu düşünce değişiyor.”

Sözleri ile Almanya’ya yapılan ilk kitlesel iş gücü göçünün şartlarını ve sürecini dile getirmiştir. İkinci husus olarak; zorunlu göç ile isteğe bağlı göç arasındaki ayrım noktası sorulmuştur.

“Göç alanında zorunlu göç ve isteğe bağlı göç vardır. Ekonomik nedenlerden dolayı göç eden bu insanların durumu bir zorunluluk arz etmiyor mu? Yani oraya giderken canlarını atarak mı gidiyorlar? Yoksa aslında bir zorunluluktan dolayı mı gidiyorlar? Siz bu ayrımı nasıl yapıyorsunuz?” sorusu üzerine DUMAN;

“Ben size öyle şeylerden bahsedebilirim ki… Çocuğunun doğduğundan gelen bir mektupla haberdar olan, babasını veya annesini kaybeden, cenazelere, düğünlere kısacası en acı ve en güzel günlere yetişemeyen insanlardan bahsediyoruz. Tabi ki güle oynaya verilen bir karar değildi. Ekonomik nedenlerden dolayı dönemin mevcut/konjektörel durumlarından dolayı gitmek zorunda olan bir ilk nesilden bahsediyoruz. Dolayısıyla özellikle ilk nesil açısından baktığımız zaman bir zaruret üzerine devletler arası anlaşmalarla başlayan bir iş gücü göçünden bahsedebiliriz.”

Sözleri ile özellikle ilk nesil göçmenlerin bir zaruret durumu içinde olduklarını ve bu doğrultuda bir istekten çok; belli başlı nedenlerin bireyi göç etmeye ittiğini dile getirmiştir. Program akışı bu şekilde devam ederken 11. Peron kitabında sık sık vurgulanan bavul metaforu sorulmuştur.

“Bir bavuldan bahsettiniz, kitabınızda da bu bavul sık sık geçiyor. Sizce bir göçmen bavulunda ne taşır? Ya da ne götürür?” sorusu üzerine DUMAN;

“Bavul metaforunu kitapta bilerek/isteyerek kullandım. Çünkü bavulun içindeki eşyalarda evin kokusu vardır. Bavulda eve ait olanı getirmişizdir yanımızda. Bu yüzden kitapta ben o metaforu işlerken evden çıkışla başladım. Aslında bavul; ait olunan yeri hatırlatan bir obje olduğu için göçmenlerin hayatında yer edinmiştir. Kitapta da bavul; gurbette göçmenleri eve bağlayan bir unsur şeklindedir. İçerisinde de kısa süreli bir göç yolculuğu olduğu için çamaşır, aile fotoğrafları, çocukların fotoğrafları, bilet, pasaport, vb. oluyor. Tabi dönüşte içi hediyeler ile doluyor. Bununla ilgili bir hikaye var. Diasporatürk’te paylaşmıştık. Hikaye şöyleydi;
‘ Eşim mektupta kızımın ayakkabı ihtiyacı olduğunu söylemişti. Ben de bir çırpıda gidip aldım. Eve dönmeme altı ay vardı ama almak istedim. Her gün açıp bakıyordum.’
Bavulun böyle bir özelliği var. ‘ eve, ana vatana, asıl kimliğe’ ait olmayı hatırlatan bir yanı var. Bu yüzden bavul göçmen için önemlidir. Hep göz önünde olmasını ister.”

Sözleri ile bavul metaforunu kitabında; eve/asıl kimliğe ait olmayı temsil ettiği için severek kullandığını belirtmiştir. Ayrıca bir göçmenin bavulunun içinde evinin kokusunu ve ait olduğu toplumun değerlerini de taşıdığını dile getirmiştir. Göçün acı taraflarının olduğu kadar; eğlenceli taraflarının olduğu da vurgulanmış bu konu bağlamında bir soru sorulmuştur.

“Gurbetin sadece acı tarafı yok. Komik, eğlenceli ve güzel tarafları da var. Kitapta mektup üzerinde evlenenler vardı. Bu konu hakkında ne söylemek istersiniz” sorusu üzerine DUMAN;

“Elbette. Acı tarafı olduğu kadar trajikomik tarafı da var. Düşünün ki dil bilmeyen insanlarımız gitmiş ve ilk seferde yiyecek bir şeyler arıyorlar. Market/bakkal bulduklarında ise çok kişiden dinledim yumurta istemek için tavuk taklidi yapan insanlar vardı. Bunlar tabi bir yandan bizi gülümsetiyor. Onlar da anlatırken güldü. Mektupların yurtta okunması, beraber yazılması güzel taraflar. Bunun için göçün aslında kaybettirdiklerini konuşabiliriz ama kazandırdıklarını da konuşmalıyız.”

Sözleri ile göçün, gurbetçiliğin güzel ve trajikomik yanlarını dile getirmiştir. program spontane bir biçimde ilerlerken son olarak; 2011’den sonra yoğun bir göç alan Türkiye ile Almanya arasında bir benzerlik olup/olmadığı sorulmuştur.

“Almanya tecrübesi üzerine çok çalıştınız. Oraya giden Türkler, orada oluşan diaspora, Türklerin karşılaştığı zorluklar, vb. Bugün Türkiye’ye baktığımız zaman son yıllarda özellikle son on yılda Suriye ve çevresinden zorunlu bir göç ile karşı karşıya kaldı. Siz bir kıyaslama yaptığınız zaman bir benzerlik görüyor musunuz?” sorusu üzerine DUMAN;

“Evet, bizim zaman zaman sosyal medyadaki paylaşımlarımızda çokça tartışılan bir konu bu. Örneğin Almanya’da ayrımcılığa uğrayan insanlarımız ile ilgili paylaşım yaptığımızda söz bir şekilde Türkiye’ye geliyor. Yani Türkiye’deki Suriyeliler üzerinden bir yorum/tartışma illaki çıkıyor. Burada mesele nedir? Gördüğüm kadarıyla şu daha çok tartışılıyor. Bir taraf diyor ki;
‘Türkiye; Almanya, Hollanda, Belçika ile anlaşma yaptığı için ve uluslararası bir iş gücü anlaşmasıyla gidildiği için bu farklı bir durum. Fakat Suriye’den buraya gelenlerin durumu da farklı bir durum. Onlar da kendi içinde bölünüyorlar. Bizler kapımızı açtık, dünya sırtını dönerken biz komşumuza kapımızı kapatmadık’ şeklinde bir bakış açısı var. Fakat
‘Niye geldiler? Savaşsalardı memleketlerinde diyen farklı bir taraf da var. Bir Türkçe tabelası olan Krauzberg’teki bir dükkanın camına “Türkler dışarı” yazıldığında ve bunu paylaştığımızda altına gelen yorumlardan biri illa ki şu oluyor; ‘İşte Şanlıurfa’da bir sürü Arapça tabela var. Onları da sizler indiriyorsunuz, ya da indirdiler’ şeklinde yorumlar geliyor. Bıçak sırtı bir konu. Yani işin neresinden bakacağımızı tespit etmemiz lazım. özellikle Almanya’da ayrımcılık, islamofobi, ırkçılık yaşamış insanlarımız oldu ve biz bunu burada hissettik. Bu bağlamda ülkesinden, vatanından, savaştan dolayı çıkmak zorunda kalmış insanları en iyi bizler anlayabiliriz. Evet toplumun genelinde olumlu bakış var. Olumsuz da var. Ama empati yapacaksak en çok biz yapmalıyız. Bunları yaparak bu süreci atlatacağımıza inanıyorum.”

Sözleri ile farklı yaklaşımların olduğunu belirtmiştir. Program akışı bu şekilde sonlanmıştır.

Başta; davet isteğimizi kabul edip, yayınımıza deneyimleri ve keyifli hikayeleri ile renk katan ve bizlere çok güzel pencereler açan saygı değer Gökhan DUMAN hocamıza, yayın süreci boyunca moderatör olup, yayın akışını ilerleten Grup Koordinatörümüz Hakan GÜLERCE hocamıza, yayında ve yapımda emeği geçen arkadaşlarımıza ve son olarak yayın süreci boyunca bizleri yalnız bırakmayan izleyicilerimize sonsuz teşekkür ederiz. Göçün ve göçmenliğin güzelliklerini görmek dileği ile…

Author : Berrin Çoban

Farklılıklar dikkatini çeken, gençliğinin tüm enerjisini faydalı işlerde harcamak isteyen bir sosyoloji meraklısı 🌈😇

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *